Bir ülkenin çocuklarına gerçekten ne öğrettiğini anlamak için bazen müfredat kitaplarına değil, mesai sonrası başlayan gizli müfredatına bakmak gerekir.
Çünkü çocuklar yalnızca sınıfta büyümez. Asıl terbiyeleri çoğu zaman ders bittikten sonra başlar. Televizyonun ışığında, dizilerin dilinde, haberlerin tonunda, sosyal medyanın hoyratlığında, yetişkinlerin öfkesinde sürer gider. Okul gündüz neyi inşa etmeye çalışıyorsa, toplum gece onu ya güçlendirir ya da sessizce bozar.
Bugün Türkiye’nin en ağır meselelerinden biri tam da budur. Öğretmen sınıfta sabrı, saygıyı, konuşmayı, birlikte yaşamayı, farklılıklarla bir arada kalmayı öğretmeye çalışıyor. Fakat okuldan sonra başka bir müfredat devreye giriyor: sessiz ama çok etkili bir müfredat. Bu görünmez derste sorunlar konuşularak değil, bastırılarak çözülüyor. Güç, hakikatin önüne geçiyor. Şiddet, bir çözüm dili gibi sunuluyor. Erkeklik kabalıkla, otorite korkuyla, kararlılık sertlikle karıştırılıyor. Kadınlar değersizleştiriliyor, ilişkiler çarpıtılıyor, merhamet ise neredeyse zayıflık gibi gösteriliyor.
Son günlerde Türkiye’de peş peşe yaşanan okul saldırıları, bu çelişkiyi artık görmezden gelinemeyecek kadar acı bir biçimde önümüze koydu. Şanlıurfa’nın Siverek ilçesinde yaşanan saldırı, ardından Kahramanmaraş’taki dehşet… Bunlar bize bir kez daha şunu gösterdi: Okul güvenliği yalnızca bina kapısı, kamera ve öğretmenin tuttuğu nöbet meselesi değildir. Mesele, daha derin bir toplumsal kırılmadır.
Burada dürüst olmak zorundayız. Hiçbir dizi tek başına bir katil üretmez. Hiçbir sahne tek başına bir okul saldırısına yol açmaz. Büyük acıları tek bir nedene bağlamak, gerçeği basitleştirmek olur. Gençlik şiddeti; aile içi çatışmalardan toplumsal eşitsizliğe, ruh sağlığı sorunlarından okulla zayıf bağ kurmaya, silaha kolay erişimden çevresel risklere kadar pek çok etkenle beslenir. Fakat tam da bu yüzden kültürel iklimi konuşmak zorundayız.
Kahramanmaraş’ta çocuklar ve öğretmenler ölürken akşam haberleri sebepleri tartıştı; haber biter bitmez ekran yine aynı dili konuşmaya başladı: savaş, mafya, yeraltı, intikam, güç, eleme, üstün gelme. Kahramanmaraş acısının akşamında en çok seyredilen televizyon kanallarında, Eşref Rüya, Yeraltı, Delikanlı, Çirkin, Kuruluş Orhan, Survivor…Farklı kanallarda farklı türler vardı; ama duygusal omurga neredeyse aynıydı. Bir yerde savaş, bir yerde suç, bir yerde mafya, bir yerde yeraltı, bir yerde sert rekabet, bir başka yerde güç oyunları… Türler değişse de çocukların ve toplumun önüne tekrar tekrar bırakılan duygu aynıydı: çatışma. İşte mesele tam da budur. Şiddeti olduktan sonra tartışıyor, ama onu besleyen kültürel iklimi her akşam yeniden üretiyoruz.
Çünkü toplumun çocuklara verdiği en güçlü ders, çoğu zaman açıkça anlattığı değil; tekrar tekrar normalleştirdiğidir. Eğer bir ülkede ana akım yayın saatlerinde öfke cazip, zorbalık etkili, silah güçlü, kadın aşağılanabilir, bağırmak ise haklılık belirtisi gibi gösteriliyorsa, çocuklar yalnızca hikâye izlemiyor; bir hayat mantığı öğreniyor. Davranışın hangi türünün kazandırdığına bakıyorlar. Kimin alkışlandığını, kimin susturulduğunu, kimin korku salarak sahneyi ele geçirdiğini görüyorlar. Sonra okul onlara bambaşka bir dünya anlattığında şu sessiz soruyla baş başa kalıyorlar: Madem gerçek hayatta kazanan bu, bana neden tersini öğretiyorsunuz?
İşte burada eğitim ile kültür karşı karşıya geliyor.
Okul “Şiddet yanlıştır” diyor; ekran “Ama etkilidir” diyor. Öğretmen “Eşitlik” diyor; popüler kültür “Güçlü olan ezer” diyor. Ders kitabı “Empati” diyor; hayat ise “Önce sen vurulmadan vur” demeye başlıyor. Böyle bir yerde çocuk yalnızca bilgisel bir çelişki yaşamaz; ahlaki bir parçalanma yaşar. Bir tarafta değerler, diğer tarafta ödüllendirilen davranışlar vardır. Ne yazık ki çocuklar çoğu zaman nasihati değil, ödülü izleyerek öğrenir.
Bugün en sarsıcı sorulardan biri şudur: Biz çocuklara gerçekten eğitim mi veriyoruz, yoksa gündüz okulda öğrettiklerimizi gece toplum olarak geri mi alıyoruz?
Öğretmenler sınıflarda olağanüstü bir emek veriyor. Dağılmış dikkatleri topluyorlar. Kırılmış çocuk kalplerini onarmaya çalışıyorlar. Öfkeyi söze çevirmeyi, çatışmayı konuşarak çözmeyi, birlikte yaşamayı, sıra beklemeyi, birbirine zarar vermeden var olmayı öğretiyorlar. Fakat akşam olduğunda sanki başka bir ülke başlıyor. Mesai saatinden sonra sanki gizli müfredat başlıyor. Orada en gürültülü olan kazanıyor. En sert olan güçlü sayılıyor. En hoyrat olan görünür oluyor. Böyle bir kültürel iklimde bütün ahlaki yükü öğretmenin omzuna bırakmak insafsızlıktır.
Bu yalnızca pedagojik değil, aynı zamanda etik bir meseledir. Çocukların fiziksel, zihinsel ve ahlaki gelişimini tehdit eden bir yayın düzeni karşısında sessiz kalmak, yalnızca kültürel bir tercih değil, kamusal bir ihmal olur.
Asıl mesele tam da burada düğümleniyor: Bir toplum, çocuklarını yalnızca okuldan sorumlu tutamaz. Eğer aile başka bir şey söylüyor, ekran başka bir şey gösteriyor, sokak başka bir dil konuşuyor, büyükler başka bir ton yayıyor ve popüler kültür başka bir ahlak üretiyorsa, okul tek başına bir medeniyet adası olamaz. Eğitim, toplumun geri kalanı tarafından sürekli sabote ediliyorsa, sorun öğretmenin yetersizliği değil; ülkenin ortak vicdan kaybıdır.
Beyaz Zambaklar Ülkesinde’nin yıllardır zihnimizde bıraktığı en güçlü izlerden biri şudur: Bir toplum ancak bütün kurumlarıyla eğitici olursa yükselebilir. Sadece okul değil; aile, medya, siyaset, sanat, mahalle, dil, ekran, gündelik hayatın bütünü eğitimin parçasıdır. Bu yüzden okuldaki şiddeti konuşurken yalnızca kapıya dedektör koymayı, yalnızca güvenlik görevlisi sayısını artırmayı, yalnızca disiplin yönetmeliğini sertleştirmeyi yeterli sanamayız. Evet, fiziksel güvenlik zorunludur. Evet, silaha erişim konusunda çok daha sert ve gerçekçi tedbirler gerekir. Ama aynı zamanda çocukların okula aidiyetini güçlendiren, okul bağını kuvvetlendiren, psikososyal desteği yaygınlaştıran, okul sonrası güvenli sosyal alanlar oluşturan, aileleri medya okuryazarlığı konusunda güçlendiren ve yayıncılıkta kamu yararını gerçekten esas alan bir toplumsal seferberliğe ihtiyaç vardır.
Bugün asıl ihtiyacımız olan şey, çocuklara “Şiddet kötüdür” demekten daha fazlasıdır. Onlara, şiddetin neden yanlış olduğunu yalnızca anlatan değil, bunu toplumsal hayatın her alanında hissettiren bir ülke olmaktır. Çünkü çocuklar en çok nasihatten değil, iklimden öğrenir. Ve bir ülkenin iklimi bozulduğunda önce kelimeler sertleşir, sonra ilişkiler çürür, en sonunda da okul kapıları bile güven duygusunu koruyamaz hâle gelir.
Şimdi karar vermemiz gerekiyor: Çocuklarımızı gerçekten eğitmek mi istiyoruz, yoksa onları her akşam başka bir müfredata teslim edip ertesi sabah okullardan mucize beklemeye devam mı edeceğiz?
EdTech Compass | Serkan Akbulut, PhD(c) sitesinden daha fazla şey keşfedin
Subscribe to get the latest posts sent to your email.


Çok çok üzgünüz:( hislerimize tercüman olmuşsun Serkan hocam eline emeğine sağlık
O kadar haklısınız ki çok doğru yerlere temas ettiniz. Sizin de dediğiniz gibi sebepler çok.İşimiz çok zor. Toplum olarak Allah yardımcımız olsun . Elinize, yüreğinize sağlık Serkan Hocam.
Kaleminize sağlık Serkan hocam. Durum tam da böyle giriş gelişme ve sonuç…
Kalemine yüreğine sağlık hocam. Biz öğretmenleri olarak o gizli müfredatlarda görünmeyen gözetilmeyen duyulmayan çocukları kalbimizle görmeye duymaya ihtiyaçlarına ses olmaya devam edelim.